Artık hayatımda iki fiil kutsal. Birisi dairemin kapısını içeriden, diğeri de dışarıdan kilitlemek. Uzatmalı ekinoksumu kurduğum, farazi bir yüklem işte.
Yaşamaya çalıştığım oryantal apartmanın merdivenlerinden inerken, kapı önlerindeki çöp poşetlerinden sızan yemek artıklarının kokusu geliyor. Üçüncü sınıf lokantaların arka bahçesi gibi kokuyor. İğreniyorum. Üç kat boyunca nefesimi tutarak inmeye karar veriyorum.
Yolun yarısına gelmişken, eksiklik hissi doğuyor içimde. Bol çipli cüzdanım, emektar on dörtlü tabancam, yedek şarjörüm, yedek çakmağım ve yedek sigaralarım. Emekliler lokalinde karalanmayı bekleyen şiir müsveddelerim, yarım kalmış ideallerim, çeyrek kalmış endişelerim, hiç kurulmamış hayallerim ve yedek korkularımın hepsi yanımda.
Eksiklik hissi de oluştuğuna göre, her şey tamam. Devam edebilirim yoluma.
Apartmandan sokağa çıkar çıkmaz sigara sinyalleri alıyorum. Beynimdeki analog saatin Roma rakamları sigara dallarından oluşuyor gibi. Akrep yelkovana sigara tutarken, ben sigarayı tersten yakıyorum. Yanık izmaritin tadı genzimi yakıyor. Kokusunu hesaba katmıyorum bile. Aksırıyorum. İyi ki Semra yok yanımda, yoksa çok fena malzeme vermiştim yine. Üstelik bir de “Bırakmıyorsun şu mereti bir türlü, ölüp kalacaksın,” derdi yüzünü ekşiterek. Keşke Semra olsaydı şimdi yanımda. İki fırt çekerdim çaktırmadan, sonra izmariti ezip, “İşte bıraktım,” derdim. Semra gülerdi. Ben de gülerdim.
Kaldırımda yürürken kronik hastalığım nüksediyor. Beton parkelerin arasındaki yabani çimlere bakıyorum. Nemli havadan etkilenmiş, daha bir yeşil görünüyorlar gözüme. Onları ezmemek için, parke taşlarını ortalayarak yürüyorum. Parke taşlar iki renkten yapılmış, birisi gri, diğeri pembe. Özünde kırmızıydı sanırım.
Çimleri kıskanarak etrafımda koşturan insanlara bakıyorum. Onlar da gri ve pembe. Özünde neydi bilmiyorum. Kendimi çimlerin yerine koyarak devam ederken, bir çocuk yere kapaklanıyor. Ardından ağlama sesi. Hayır, duymak istemiyorum. “Ağlama çocuk!” diye bağırıyorum, çocuk duymuyor, ağlamaya devam ediyor.
My Name is Khan filmindeki otistik adam gibi dona kalmış bekliyorum. Kulaklarımla beraber gözlerimi de kapıyorum. Onca mermi ve bıçak yarasına rağmen, dirseğimin altındaki yaram acımaya başlıyor. Çocukluğumda maç yaparken yüz üstü yere yapışmam, koluma giren iğrenç küçük taşlar ve acemi sağlık teknisyeninin kolumdaki dikişleri acımadan söküp çıkarması geliyor gözlerimin önüne. Dayanamıyorum, koşar adım uzaklaşıyorum çocuklaştığım yerden.
Uzun zamandır geçmediğim paralel sokağa girerken yedek korkularımdan biri eşlik ediyor bana. Yaralı dirseğimle sık sık belimi kontrol ediyorum. Tabancam yerinde. Güvendeyim artık.
Güvende hissettiğim o an birden bir ses daha duyuyorum. Hayır, duymak istemiyorum. Yarı açık kamyonetlerin egzoz melodileri eşliğinde şarkı söyleyen seyyar satıcılara rağmen, çok iyi duyuyorum. Nereden geldiğini bilmiyorum ama kulaklarımı kemiriyor bu ses. Semra’nın en son ki telefon melodisi. Semra. Ses.
Semra ile beynimde sigara uyarıları alıyorum. Yedek sigaramdan yakıyorum bu kez, yedek çakmağımla. Sigaramın dumanında Semra silueti oluşuyor. Bana bakıyor. Avuç içlerinden elveda öpücüğü yaparak gökyüzüne doğru uçmaya başlıyor. Gülümsüyor, gülümsüyorum. Hemen arkasından sesleniyorum: “Evet, bırakamadım hala bu mereti”
Yeni sokağın kaldırımlarına bakıyorum. Ne parke taşı var ne de çimler. Gönül rahatlığı ile adımlarımı hızlandırıyorum. Üç adımda bir nefes, her nefeste bir fırt sigara. Üç adımda bir nefes, her nefeste bir Semra.
Yanık plastik kokusunu saymazsak, sevdim bu sokağı. Ne yaşlı kadınlar çıkıyor karşıma ne de beni kıskandıracak gençler. Apartmanlar daha yüksek mesela. Doğal olarak sokak daha karanlık. Çatılarda yavru kuşlar var. Serçe değil belli. Karga olabilir. Karanlık sokaktaki kara kargalar.
Güzel bir şiir ismi olabilir diye düşüyorum. Tam müsveddeleri çıkarıp not alacakken, sağ ayağımın altında bir çatırdama hissediyorum. Ayağımı kaldırıp bakmaya cesaretim yok. Önce dirseğimle belimi kontrol ediyor, ardından ayağımı kaldırıyorum. İşte asfalt kır gezintimin huzurunu kaçıran bir manzara. Kabukları parçalanmış, can çekişen bir salyangoz. Hiç hesaba katmamıştım bu mevsimde salyangozların çoğaldığını. Salyangoz mevsimi.
Göz ucuyla etrafa bakınca, benim salyangoz şanslı gibi görünüyor. Ufacık alanda düzinelerce salyangoz leşi. En azından benim ki can çekişiyor. Keşke emekli bir emniyet müdürü olacağıma, emekli bir veteriner olsaydım diye içimden geçiriyorum. Belki kurtarırdım zavallıyı. En azından kenara çeksem. Ama dokunmam gerekecek. En nefret ettiğim şeylerden bir tanesi, ıslak bir salyangoza dokunmak. Hayır, dokunamam. Yapamam. En iyisi daha çok basıp canını çıkarmak. Hem bu sayede acı çekmesini de engellerim.
Salyangozun başında beklerken Semra geliyor aklıma. Şimdi yanımda olsa, “Çek o salyangozu kenara, belki yaşar,” derdi kesin. Çeker miydim? Semra yanımda olsa çekerdim sanırım. Evet çekerdim. O zaman şimdi de yapmalıyım. Evet, yapmalıyım. Ama salyangoza dokunmak bütün cesaretimi kırıyor. Pratik bir çözüm bulmalıyım. Buluyorum. Şiir müsveddelerimi çıkarıyor, önce Karanlık Sokaktaki Kara Kargalar şeklinde notumu alıp ardından aynı kâğıt parçası ile ezik salyangozu güvenli bir alana çekiyorum. Semra gülümsüyor, ben gülümsüyorum.
Yola devam ederken kısa yoldan eve dönmeye karar veriyorum. Hatta bir önce dönmeliyim. Şiir yerine öykü yazmam gerek. Küçürek bir öykü. Öykünün girişi belli: Karanlık sokaktaki kara kargalar salyangozu yedi.
Apartmanımın kapısında kişisel tavafımı bitirirken kendimi salyangoz gibi ezik hissediyorum. Ömrümün salyangoz ezme mevsiminde olduğumu düşünüyor ve beni kim ezecek gibi diye korkmaya başlıyorum. Ardından Semra’nın son sözleri geliyor aklıma.
“Nasıl olsa hepimiz bir gün ölmeyecek miyiz?”
Semra ölüyor, ben gülümsüyorum.